Paylaşmak Üzerine
 |
Tevfik Fikret'in deyimiyle, birkaç gündür şehrin
"ufuklarını yine inatçı bir sis sardı." Yaşam felce uğradı. Adalarla,
Modalarla iletişim kesildi. Göz gözü görmez oldu. Trafik tıkandı.
Sağlığı netameli insanlar, doktorların uyarısı üzerine evlerinde mahpus
kaldılar.
Neyse ki, evvelki sabah çıkan hafif bir poyraz boğucu smoge'u güneye
doğru süpürmeye başladı. Yarın, yarın olmazsa öbür gün, güneş de muhakkak
güleç yüzünü gösterecek.
İşte, sanatın yaşamdaki işlevi de biraz bu sağlıklı poyraza ve iç
ısıtan güneşe benzer.
Hava kirlenmesinden en çok yakınan şehrimiz Ankara'ya, şu günlerde
böyle güzel bir şans doğdu. Cıvıl cıvıl yaşama sevincini suluboya,
yağlıboya, guvaş ve gravürlerinde yansıtan, kendi mutlu dünyasını
herkesle paylaşan bir sanatçı Ankara'da.
Sanatçı vardır, ayağı yerden kesilmiştir. Bilineni, harc-ı alem sayıp
küçümser, yeni taze ufukların peşinderi. Muhayyilesini, idrakini zorlayarak.
Yine bazı sanatçı vardır, dünya ile kavgasını taşırır eserlerine.
Kendi kişisel yorumlarını aktarır bize. Bazı sanatçı da vardır ki,
daha alçakgönüllü bir işleve adamıştır kendini. Ayağı yere basar.
Önünden geçip de farkına varamadığımız nice küçük doğa nimetlerini
taze bir çocuk duyarlılığıyla, yeni keşfedilmişcesine, algılar. Her
yaşantısını, "Siz de tadın benim tattığım mutluluğu" diye, cömert
bir insancıllıkla bize iletir. Mustafa Pilevneli, işte bu sanatçılardandır.
Onun 1959'daki ilk yağlıboyalarını hatırlıyorum. "Kapalıçarşı"sını,
"Ayışığında"sını, "Ayasofya"sını... Kesin vurgulu, iddiacı, "Ben de
çıktım meydana'cı" delikanlı yapıtlarını. O havada gitse bu bu yolun
daha olgun klasına da varabilirdi. Ama o yaygın ve halkçı diyebileceğimiz
bir yolu yeğledi birdenbire. 1972'den başlayıp bugüne gelen bir bilinçli
sadeliğe yöneldi. İyi de etti. Büyük iddialı ressamların "İllüstratör"
diye dudak bükmelerini göze alarak her gittiği köşe bulacağı, her
gördüğü doğa kesitini, her yaşadığı mutlu anı resimleyip, uçuculuktan,
geçicilikten kurtarmayı baş ödev edindi. Bu "paylaşma" onu bir diğerkâmlık
havarisi gibi her şeyden çok doyuruyordu.
"İstanbul Limanı'ndaki Oltacılar"ı, "Mavi Yolculuktan" bir körfezi,
"Sanfanbolu"nun bir evini işte suluboya aceleciliği içinde bu "Siz
de görün'cü" dostlukla çiziyor, uçuculuktan kurtarıyordu.
Neden durmadan, bıkmadan Kalamış'ı, Fenerbahçe'yi yansıtır? Çünkü
Kalamış'tan bıkılmaz da ondan. Koca bir yazın ısısıyla doymuş bir
sonbahar Kalamış'ı başka, kışın rutubetinden güneşe yeni çıkmış bir
ilkbahar Kalamış'ı başka titreşimler yayar havaya. Kalamış, sade Kalamış
mı, her şey bir çınar, bir tekne, bir durgun su, bir yelkenli içinde
"durmadan değişirlik" geçerlidir de ondan. Pilevneli'nin açık antenleri
bu titreşimleri yakalar, seyirciye geçirir. Her resimden bize ayrı
bir ruh iklimi yansıtması bundandır.
Rahmetli Baki Suda'nın radyodaki odasında, Halikarnas Balıkçısı'nın
mürekkepbalığını bize büyük bir aşkla anlatışını dün gibi hatırlarım.
Pilevneli'nin balıklarını seyrederken de, balıklarla aynı özdeşleşmeyi
duyuyor insan. İnsanların kişiliği gözlerinde, sözlerinde. Balıklarınki
de pullarında, renklerinde.
Çanakkale'den geceyarısı geçerken, karanlıklar ortasında bir ışık
dilimi gibi sonsuza meydan okuyan Mehmetçik Anıtı beni nasıl sarsmıştı,
o anı bu köşede anlatmaya çalışmıştım. Kelimelerin yetmediği yerde,
fırçanın nasıl daha güçlü ve etkili olduğunu da, onun "Mehmetçik Burnu"
yapıtından bir kere daha anladım.
Bu "Paylaşıcı" sanatçının yapıtları ortasında bir saat geçirip de
dünyaya karşı daha zengin bir duyarılık kazanmayacak birini düşünemiyorum.
Haldun Taner |
|